İSTANBUL - Yazar Orhan Pamuk, 2006 Nobel Edebiyat Ödülünü Stockholmde, törenle teslim aldı. NTVnin canlı yayınladığı Ödül Törenini, NTV stüdyolarına gelerek değerlendiren isimlerden biri de ünlü yazar Adalet Ağaoğluydu.
Yazar Adalet Ağaoğlunun Orhan Pamukun Nobel Ödülü üstüne NTVde 10 Aralık Pazar günü yaptığı konuşmanın tam metni:
Gündüzleri televizyon başına hemen hiç geçmediğim halde, oturmuş Fransız Parlamentosunda Ermeni soykırımını reddetmenin suç sayılması yasasının kabulü haberini izlemekteyim.
İçimden buyrun bakalım şu Voltairelerin, Lamartinelerin, ama asıl Batı uygarlığının açmazlığına eğilmiş, Montesquieulerin topluca demokrasinin beşiği Fransasına! diye geçmekte.
1953te, 22 yaşlarımda Parise ilk ayak bastığım zaman kendimi bir yandan özgürleşmiş sanırken, bir yandan da ötekilik duygusunun yakama yapışmasıysa, içine yuvarlandığım büyük korkuyu, korkmaktan kaçışımın telaşını sanki yeniden yaşamaktayım. Oralarda kendime Müslüman demekten utanışım, uygar Batının Müslüman/Türkü küçümsemesine razıymışım gibi oluşum... Kendimi tanıdığım günlerden bu yana yakama yapışıp duran kriz anlarımdan biri, belki de en şiddetlisi... Tutunacak dal arayışım... derken telefon! Basından aranıyorum. Adalet Hanım nasılsınız, şu anda ne yapıyorsunuz? İşte canım, haberleri izliyordum. Ne olacak?
Meğer bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü Orhan Pamuka verilmiş. Soruluyor: Düşünceniz? Fransa meclisinin kararıyla bu kanırın aynı zamana rastlaması tuhaf ve önemli bir şey. Bu tarihî bir an doğrusu...
Şimdi şu anda bunu benden öğrenince, bir edebiyatçı olarak, ne hissetmektesiniz? Roman yazıyor gibiyim. Orhan Pamukun romanımızın değişimine büyük. katkıları olmuştur; romanımızın kılığını kıyafetini değiştirme arayışlarına. (canım yani işte arayışlarıma) sağlam halkalar eklemiştir. Hakkıdır. Kendisini içtenlikle kutlarım.
İster inanılsın/ister inanılmasın, böyle bir değer kabulü bana yapılmış gibi hissetmekteyim kendimi. Son on yıldır yurtiçinde, özellikle de yurtdışında çağrılı olduğum konferanslarda ısrarla ve inatla anlatmaya çalıştığım bir şey var: Türkiye Cumhuriyet Edebiyatının şiir, özellikle de düzyazıda roman birikimi önemlidir, bu bir. Önemlidir çünkü, (dünya dememek için Batı diyeceğim) Batının Osmanlıdan kalma imparator yayılmacı bağları gereği hem korku-hem hayranlık karışımı esrarengizliğine şarkiyatçı (önyargılı) bakışı, Batıcı laik devlete geçiş girişimleriyle ortaya çıkmakta olan bir toplumu, o toplum insanlarını anlamasına yetmemekte. Zaten Batının sanayi devrimi, insanı anlamaya ait ilgiyi makinayı anlamaya, dinamiti, ateşli silahları kullanmaya odaklandırdıkça böyle bir ihtiyaç da duyulmamakta.
(Türkiye Cumhuriyetinin iki kültür arasında sıkışıp kalmış, daraldıkça daralmış toplumunun dünyada bir eşi daha yok. Dominyonluktan gelme toplumların kendinden başkası olmaya zaten alışkınlığı bize yabancı. Toplum, hemen hemen ansızın gelen dönüşümü yaşamaya talim ederken hem çok kültürlü, hem hiç. Hem her yerli hem hiçbir yerli. Hem Cumhuriyet sâhibi, hem yargısına kadar bağımlı. Hem hür, hem tutsak. Bir yazar olarak kendi adıma ben, kendi dilimin yurttaşı iken yabancı terazisiyle ölçülüp biçildikçe, günün birinde: Ben ne zaman kendim olacağım! çığlığı atmak zorunda kalmışımdır.) Biz kendimize bu kadar yabancı nasıl olacak da zaten kendisi de gitgide ufkunu kaybetmeye başlamış elin adamlarıyla el ele kol kola geleceğiz?
Türkiye Cumhuriyeti toplumunun insanını derinliğine tanıtabilmek, anlatabilmek için ille edebiyatının, ille de romanının bilinmesi gerekmekte.
Çünkü insanı insan yapan değerler, roman yazarının kendisini anlamaya çalışırken, onu o yapan toplumların, dış koşulların arkeolojik kazısıyla sahiden aydınlanabilmekte. Toplum gerçekleriyle, dış koşullarla hesaplaşmadan insanî değerler, giderek Kişinin Kişi olma yollan bilinemez. Bunlar bilinmeden onun yarını da bilinemez.
A.B.ye girmemiz, iyi olacaktır. Derken toplumumuz, insanımız öteki üyelerce bilinip anlaşılmadıkça, bu kapıdan giriş çabaları boşuna olacaktır. Edebiyatımız da edebiyatımız, romanımız da romanımız deyip durmaktayım, fakat başkalarına ulaşmak için ortaya çıkan çeviriye muhtaç dil engeli karşımıza koca bir duvar gibi çıkmakta. Sağolsun Orhan Pamuk, varolsun. Bu duvarları adım adım aştı. Çaresizlik duygusuna yenilmedi; değerli Osman Ulagayın ve yanlış hatırlamıyorsam Hasan Cemalin köşe yazılarında isabetle değindikleri gibi, (gerekli) oyunu kuralına göre oynadı. Yazarımızın değerli romanları da böyle bir zekânın ürünü değil mi zaten?
Öfke, hırs, sabır kadar düşünce kanallarının da içini dolduran karnavalesk zeka.
Her şey gerektiği gibi olmuştur ve çok güzel olmuştur. İsveç Akademisinde Nobel Ödülü sahibi sıfatıyla yaptığı konuşma hattâ kişisellikle yüklü anlamıyla, çok güzeldi. Bazı gazeteci yazarlarımızın oradan bildirdiklerine göre bu konuşmadan gerçekten etkilenmişler, gururlanıp duygulanmışlar. Naklen yayını izlerken bu bir saatlik söylem bana da dokundu; bitmemesini dilerken boğazım tıkanır gibi oldu, gözlerim sulandı. Türkçe okuduğu bu konuşma, yazarlığı, özellikle roman yazarlığını hayatının merkezine oturtmuş yazarımızın kendi içinde sağladığı olgunluğun, kibarca dokundurmalarının, eserleriyle örtüşen muzipçe ciddi kişiliğinin bence yadsınamayacak bir belgesi... Kitaplarımdan birinde, bir psikiyatr-yazarımızın yaratıcılık bağlamında oldukça sık değindiği gibi: Hayatın dilinden hoşnut olsaydık, yazarak yeni bir dil kurmaya kalkışmazdık, diye yazdığım için, yazarlık dilini dünya âleme duyurmuş bulunan Orhana büsbütün çok şey borçluyum.
Nobel Ödülü açıklanır açıklanmaz, en en en aydın yazarımız Çetin Altanın değinisini burada anmadan geçemem: Dünyanın en en en yüksek direğinin ucuna kocaman bir Türk bayrağını assan da, memleketi dünyanın gözüne Orhan Pamukun sağladığı kadar sokamazsın.
Pamuk, Türkiye Cumhuriyeti yazarlarının dem çektiği ne varsa bunu ve yazarlık eyleminin anlamını -siyasete sözde hiç bulaşmaksızın- Babamın Bavulu diyerekten dünya âleme duyurmuştur. Batının üstten bakışına, A.B.nin kendi içindeki sallantısına karşı: Ben benim, biz biziz. Kaybettiğimiz dünya merkezi, içinde yaşadığımız zaman ve mekânlarda, şuramızdaki insanda bulunmaktadır, ünlemi buna dahil. Yapılıp çatılmış bir kendine bağlılık ve işte bu kendini aşkınlık... Verili zihniyetin keyifle yıkılışı... Milletçe sevinip gurur duyulması gereken asıl şey bu işte.
Bir futbol takımımızın yabancı, ecnebi, öteki bir futbol takımını yenmesi, çarşıda pazarda her yerde havai fişeklerle, oynayıp zıplamalarla kutlanmaktadır. Bir Türk Kızının dünya güzellik kraliçeliğine lâyık görülmesi hele, toplumun çok büyük bölümünün övünç kaynağı. Yazarın sabırla, emekle ve asla ve kata gelsin para, gelsin şan şöhret demeden yarattığı aydınlık, İsveçin Stockholm atmosferinde pırıldamakta. Nobel Edebiyat Ödülüne vesile olmuş verimlerin üretildiği memlekette ise bazı kitapçı vitrinlerinin çok satanlar tezgâhlarını şenlendirmiş bulunmakta. Fakat benim genç roman yazan meslektaşım benim gibi yaşlı bir yazarın dediği gibi: iğneyle kuyu kazmanın yazar olmak demeye geldiğini biliyor nasıl olsa. Bizde başarının küfre, saldırıya uğratılmasını da yaşayarak öğrendi nasıl olsa, Onu salt sevgiyle, gururla değil, şefkatle de kutlamak istiyorum. Evet. Şefkatle, Çünkü, ödüller, öne çıkmalar çok pahalıdır. Ödedikçe ödenir. Nobel gibi ağır bir şey benim üstüme konmadığı için ayrıca sevinçliyim. Yazarlık başarısının hem içerde, hem dışarıdaki borcunu birarada ödemek Orhan Parnuka düştü. Ne iyi bir şey bu!
| DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
| |