İSTANBUL - Çok mu okuyan bilir, çok mu gezen mi? diye kendinize soracak olsanız cevabı bulmak için kendinizi yormaya gerek yok. Gevende, hem çok okuyor hem çok geziyor. Dünyanın dört bir yanına gidip müzikleriyle iletişim kuran grubumuz, insan haklarının ülkemizde ve dünyada artık form değiştirmiş bir hal aldığını söylüyor. Masumiyetini kaybetti insan hakları diyor ve insanı düşünmeye itiyorlar. Oysa tek isteğimiz kardeş kardeş yaşamak diye de ekliyorlar...
Nedir sancınızın sebebi? Ahmet: Bir sürü şey var aslında. Okan: Sadece bir tek şey olmuyor ki oturup ona kafa yoralım. Herşey ardı ardına geliyor. Bu da kronik bir karın ağrısına dönüşüyor. Daha türban yasağının ya da parti kapatmanın analizini yapamadan ortaya bir Ergenekon davası çıkıyor. Onu anlamıyoruz, 1 Mayıs olayları çıkıyor. Herşey üst üste geliyor ve bu bizim canımızı çok sıkıyor. Şu an her gün televizyonda savaş görüyoruz. Ama artık o bombanın düşmesinin ne demek olduğunu algılayamıyoruz. O kadar çok rasyonelleştiriyor ki kafamız bunları. 30 ölü görmek bizim için bir anlam ifade etmiyor.
Neden bu kadar şuursuz olduk peki? Ahmet: Medya, hepimizin üzerinde üst bir gerçeklik yarattı. Hakkarideki adam da ben de o üst gerçeklik altında yaşıyoruz. Bir tablo çiziyorlar ve bizim yaşadığımız sokakla o tablonun alakası yok. Son zamanlarda olan yönetimdeki olaylar da düşen bombalar gibi. Kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir dünya. Ve ne zaman ki bunlar açığa çıkacak bombalar da bizim üzerimize pat pat pat düşecek.
Kişisel olarak hayatımızda nasıl bir sancı yaratıyor yönetimdeki sıkıntılar? Okan: İki ay önce eve giderken Ahmete de söyledim ben bunu. Artık ben eve giderken can güvenliğimden şüphe ederek yürüyorum. Ve bunun içine güvenlik güçlerini de koyuyorum. Çünkü onlardan korkuyorum. Mahalleme giderken üç kere aranmaktan, beş kere genel bilgi taramasından geçmekten çok sıkıldım.
Böyle bir şey oluyor mu gerçekten? Okan: Ben İstiklal Caddesinde oturuyorum. Ve 100 metrede bir aranıyorum. Bir gün yaşadığım hikayeyi anlatayım size. Stüdyodan çıktım ve eve yürüyorum. Sırtımda bas gitarım, traşlıyım ve gayet düzgün bir kıyafetim var. Ve bir polis otosunun arkasında bir adam, başka bir adamı bıçaklamaya çalışıyor. Polis bana kimliğimi soruyor. Arkada olan şeyi görmüyor musunuz? diyorum. Adam bakıp kafasını çeviriyor ve ver bakayım kimliğini diyor. Tamam diyorum. Geçiyorum. 100 metre sonra başka bir polis gene kimliğimi soruyor. Bu sefer polislerin yanında üç dört tane genç ellerinde bira şişesiyle kızlara sarkıntılık ediyor. Şuna bakar mısınız? diyorum. Adam hala bana kimlik soruyor. Bende mi bir sorun var diye düşünüyorum. Normal bir insanım ve işimde gücümdeyim ama burada istenmiyorum diye düşündüm açıkçası.
DEVLETİN BİBER GAZI NİMETTİR Güvenlik anlayışından mı şikayetçisiniz? Ahmet: Devletin sıkı güvenlik önlemi almasının elbette bir sebebi var. Terörist saldırılardan çok korktukları için böyle önlemler alıyorlar. Hatta bu korku yüzünden İstiklal Caddesinde çöp kutusu bile kalmadı. Bu korku haklı. Bizim güvenliğimizi sağlamak amaçlı herşey ama üslup çok kötü. Burada sorun olan güvenlik taraması yapılması değil, o taramanın nasıl bir üslupla yapıldığı. Bu halka çok fazla hissettirmeden de yapılabilir. O güvenlik anlayışı bizim ruh sağlığımızı bozuyorsa ne anlamı kaldı bütün o korumanın? Bunu 1 Mayısta da gördük. Kimsenin benim evimin önünü savaş alanı haline getirmeye hakkı yok. Ne olursa olsun. Bunu bana hissettirmeden yapmak zorundalar. Gökçe: Ben Cihangirde oturuyorum. Taksim Hastanesinin hemen arkasındaki caddedeyim. Hastaneye biber gazı atıldığında ben de o gazdan faydalanlardanım. Hep bahsedilen orantılı güç kullanımı böyle birşey işte. Biliyorsunuz, devlet şiddet kullanmaz. Devlet bir kale sanki de biz kaleye saldırıyormuşuz gibi. Bunların yanında durdukça ve biber gazını soludukça bu hale geliyorsunuz. Ama biber gazı deyip de geçmeyin. Devletin biber gazı bu. Nimet gibi. Biz de vergi veriyoruz onlar için.
İnsan hakları denince aklınıza ilk biber gazı mı geliyor? Gökçe: İnsan hakları dediğimizde benim ilk aklıma gelen şey tartışmayı bilmek, yeniliklere yol açacak bir diyalog kurmak ve çok sihirli bir biçimde farklı düşünceleri de bir ortamda yaşatabilmektir. Mesela kitap yasaklamak benim kafamda dünyanın en komik şeyi. Çünkü diyor ki, bu kitabı sen okursan kesin inanacaksın, o yüzden yakalım ki sen de inanma. Benim tahlil etme kabiliyetimi elimden alıyorlar. Bu kitabı biz yakarsak sen de düşünemezsine geliyor konu. Ve bu düşünce örümcek ağı gibi yayıldıkça beynimin dahi karardığını hissediyorum. Kendimi düzeni bozucu, terörist ya da doğuştan anarşist gibi hissediyorum. Halbuki ben sadece düşünmek ve kardeş kardeş yaşamak istiyorum. En temel insani duygularımızdan biri sevgi ve ben bu empati içinde yaşamak istiyorum. Ben insanları anlayabilme kabiliyetine sahibim. Başkası da sahip. Ama devlet galiba siz bunu tahlil edemezsiniz, o yüzden siz olduğunuz yerde kalın diyor.
İNSAN HAKLARI İDEOLOJİK BİR SİLAH HALİNE GELDİ İnsan hakları bir tek bizde mi uygulanamıyor sizce? Ahmet: Mesela bir ay boyunca 1 Mayıs olaylarını tartıştık. Kendi evimizden çıkıp bakkala bile gidemeyeceğimiz bir gün yaşadık. Halbuki en doğal hakkıdır bireyin sokağında yürümek. Sonra birkaç gün geçti, 301. madde hakkında konuştuk. İki şeyin arasında anormal bir uçurum var. Tabiki bir öncelik yok. Ama en temel haklardan yoksun olan bir millet olarak en üst seviyedeki konuları tartışabiliyoruz. Buradan da ben şu sonucu çıkarıyorum ki bu sadece Türkiyeye özel bir durum değil. İnsan haklarının konuşulmasından artık rahatsız oluyorum. İnsan hakları çünkü artık form değiştirmiş şekilde bazı çıkarlar için kullanılıyor. Aslında baktığın zaman sokağa çıkma hakkı 1215te Magna Cartada söylenmiş. Bunu söyleyen kim? İngiltere. Sonra daha genişletilmiş versiyonunu Amerika ve daha sonra Fransa da söyledi. Hepsi böyle aşama aşama gidiyor ve bireyin haklarını ilerletiyor. Ama bakıyorsun. Dünyada en fazla insan hakları ihlali nerede oluyor? İngiltere ve Amerika. Bu artık ülkelerin bütün dünyaya kendilerini iyi göstermek için kullandığı bir silah haline de geldi. Artık insan hakları da ilk çıktığı günkü masumiyetini de kaybetti gibi geliyor bana. Pakistanda yüz binlerce insan hakları ihlali var. Pakistan hükümetine bakıyorsun, İngiltereyle çalışıyor. İngilizler sözde insan haklarına en saygılı ülke ama kendi çıkarları için ancak bunları yapabiliyorlar. Fransada tatbikatta kuru sıkı yerine gerçek tabanca kullanıldığı zaman Genelkurmay istifa ediyor. Bütün bunlar sanki insan haklarını ideolojik bir silah gibi kullanmak gibi geliyor bana. Gerçekte insan haklarını değil sanki form değiştirmiş halini konuşuyoruz şu an da.
Sizin anladığınız insan hakları tanımı nedir? Okan: İnsanlığın varoluşuna dair başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadan kendi özgürlüğünü yaşamak olarak algılıyoruz bunu. Bu kadar basit bir tanımdan yola çıkıyor ve onu yaşamak istiyoruz. Ben mesela kendi adıma başkalarının özgürlüğü adına bir tehlike yaratmıyorum.
Siz kendi hayatınızda birebir bir olayla karşılaştınız mı? Ahmet: Eskişehir otogarında bir kutu gördük. Üzerinde insan hakları kutusu yazıyordu. Tuvaletin hemen yanında duran bir kutu. Ama Eskişehirde 26-27 senedir yaşayan arkadaşlarımız bile o kutuyu daha önce görmemişler. Biz de bu kutunun fotoğrafını çekmek istedik. Ama flaşa bastığımız anda güvenlik görevlileri yanımıza koşarak geldi ve ne yapıyorsunuz diye bağırdı. Bu fotoğrafı çekemezsiniz diye ittiler bizi. Noluyor? diyoruz. Çekmeyeceksiniz kardeşim diye itekliyorlar. Biraz daha dursak kavga çıkacak ve treni kaçıracağız. Yani insan hakları kutumuz var ama fotoğrafını çekmek isteyene böyle davranıyorlar. Bir de geçenlerde Lambdaistanbul kapatıldı biliyorsunuz. O olay da çok güzel özetledi bence birçok şeyi. Gerekçesi de gayet ilginçti. Grubun ismi ve amacının Türk ahlakına ve aile yapısına aykırı bulunması gerekçesiyle... falan filan... İki dakikada kapattılar.
Adalet sistemimizin hızı sizi mutlu etmiyor mu? Ahmet: Ama bir yandan da Susurluk çetesiyle polis ilişkisi Türk ahlakına uygun bulunduğu için yıllardır çözülemiyor. Onlar çok mu ahlaklıydı? Ama toplumca tavırsızlık sadece Türkiyeye özgü değil. Bütün dünyada da öyle gidiyor. Mesela ben medyada yazılan hiçbir şeye inanmıyorum.
HİÇBİR ŞEYE İNANMIYORUZ Sadece Türk basınından mı bahsediyorsunuz? Ahmet: Yok, btün dünyada öyle. İnanacağımız hiçbir şey kalmadı. Ancak gördüğümüz şeye inanıyorum.
Bulunduğunuz yerden ne kadar takip edebilirsiniz ki dünyayı? Ahmet: Edemiyoruz. Ama olabildiğince de gezmeye ve görmeye çalışıyoruz işte. Okan: Herkesin özellikle de gençlerin apolitik olduğunun söylenmesi de buradan çıktı zaten. Ama o kadar anlaşılmaz bir hale geldi ki herşey nasıl müdahil olunabilir. Zaten bir önceki kuşak çok zarar görmüş darbe döneminden. Toplumca aynı hataları yapmak istemiyoruz.
Sizce nasıl bir gelecek bekliyor bizi? Ahmet: Ekonomik anlamda doğu ve batı blok arasında bir denge kurulmadığı sürece insan haklarının doğru uygulanabileceğine inanmıyorum ben. En basiti Darfurdaki olaylarla da petrol yatakları ortaya çıkmasaydı kimse ilgilenmeyecekti. Şimdi herkesin gözü orada. Oysa savaş orada 2000den beri var. Gökçe: Bence bu sistem üçüncü dünya savaşı sonrasındaki yıkımla ancak düzelir.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ ORTASINDAYIZ Üçüncü dünya savaşı diye bir şey mi olacak sizce? Ahmet: Şu an üçüncü dünya savaşının içindeyiz diye düşünüyorum ben.
Gökçe: Ben tüm insanlığın ekonomik anlamda bir resetten bahsediyorum. Gözbebeklerinde dolar olan insanların uçuyorum diye zannettikleri şey de aslında uçurumdan aşağı düşmek. Aslında basbayağı çakılacağız. Ve ancak bu çakılma sonrasında bir yeniden yapılanma olabilir. Umut da böyle bir şey. Kötü bir yıkım sonrası ancak bir şeyler olabilir diye düşünüyorum.
Okan: Bu tarihteki dalgalanmalar gibi. Ortaçağın sonunda Rönesansın gelişi gibi olabilir.
Sizce o sürecin neresindeyiz şu an? Ömer: Hazırlık sürecindeyiz bence. O yüzden ülkeler ve politikalar birbirine bu kadar zıt kalıyor bence. Din savaşlarının olması, fikir ayrılıkları da bir hazırlık bence. Ahmet: Ben çok nüfuslu bir dünyada huzurlu yaşayacağımıza inanmıyorum açıkçası. Çünkü insan yapısına bakıldığında sosyolojik açıdan kötü. O yüzden belki o resetten sonra bir şeyler değişebilir. Çünkü insanlık artık üretirken tüketim için üretiyor. Bir dahaki neslin kullanımına da açık hiçbir şey yok. Hemen tüketiyoruz ve geriye sadece pisliğimizi bırakıyoruz.
KAMBOÇYADAN BİR FARKIMIZ YOK Siz çok gezen bir grupsunuz. Bunun sebebi de dünyayı daha iyi sorgulayabilmek ve anlayabilmek için mi? Gökçe: Gezendeyiz biz. Nepale gittik mesela. Çok sevgili Bushun şer ekseni dediği yerden geçtik. Kimi yerlerinde inanılmaz huzurluyduk, kimi yerlerinde inanılmaz ağırlandık. Kimi yerlerde bizim gittiğimiz günden sadece üç gün önce orada bombalar patlıyordu. Ama şunu da gördük ki devletlerin devletlerle problemi var. İnsanların birbiriyle bir problemi yok. Okan: Zaten kimsenin Türkiyeyle ilgilendiğini zannetmiyorum. Şu an sokağa çıkıp yüz kişiye sorsak çoğu bütün dünyanın ülkemizin şu anki durumuyla çok ilgilendiğini söyler. Ama yalan bu. Kamboçyadan bir farkımız yok.
Sizce Türkiyenin en büyük düşmanı kim veya nedir? Gökçe: Bunu söylerken dikkatli davranmam gerektiğini biliyorum ama şöyle söyleyeyim. Birinin geldiğini ve iktidara geçtiğini düşünün. Öyle bir güç edinecek ki devletin her yerine nüfuz edecek. Örneğin, şu anki, hükümet. Milletin toparlanıp da bu hepimize yayılacak bir görüş olamaz demeye kalktığında devreye ordu girer. Türkiyenin düşünsel bazda gelişimini durdurabilecek bir güç sistemi daha var. Militarist güçlerin varlığı ve güç birlikleri Türkiyenin düşmanıdır derim ben. Ömer: Bence bilgiye ulaşamamak da büyük sıkıntı. Youtubeu açamamak ya da Ekşi sözlüğe girememek de bunun bir parçası. Her bilgi insana kötü bir şey vermez. Okan: Dünya için de düşman sayılabilecek Amerika olabilir. Ve tabi tekelleşme isteği. Eğer dahil olmazsan eziyor ve sindiriyor. İki yüz yıl önce nasıl Osmanlı korkulu rüyaysa şu an da Amerika korkulu rüya oldu bence.
yazık ki herkes benim fikrim doğru
deyip diklenmeye devam ediyor, yazık
ki kişilerin kendilerini kanıtlama
arzularına alet oluyoruz. Bol limonlu
bir çıkar salatasının içinde bulunmak
denir buna... farkında olanları gormek
güzel, teşekkürler gevende...